Anıl Katkat

Stefan Zweig – Satranç (1.Bölüm)

01.04.2020
100
Stefan Zweig – Satranç (1.Bölüm)

Tam bir kitap kurdu olan eşim Kübra’nın zorlu dayatmaları nihayet bu karantina günlerinde karşılık buldu ve ben de onun tüm bu ısrarlarına dayanamayarak Stefan Zweig okumaya başladım. Nedendir bilmiyorum bugüne kadar bir türlü okuma fırsatı yahut okuma isteği bulamadığım bir yazardı. Fakat bir yandan da eşimin okuma zevkine sonsuz bir güven duyuyorum. Nitekim “Satranç”ı elime aldım.

Okuyanların bileceği, şöylece bir inceleyenlerinse tahmin edeceği üzere gün içinde bitirilebilecek kadar kısa bir kitap. Fakat bu kitabı okuyup geçmekten ziyade zihinde en iyi şekilde anlamlandırabilmek için muhakkak yazarı tanımak gerekiyor. Ben de her okumamda olduğu gibi bu kitabın da evvela yazarını araştırmakla işe başladım. “Satranç” ın yazarın ölmeden önce yazdığı son kitap olduğunu öğrendiğimde de iyi ki bu araştırmayı yapmışım dedim.

Şimdi isterseniz gelin Stefan Zweig’ı birlikte kısaca tanıyalım.

Stefan Zweig

Yazarımız 1881 yılında Viyana’da dünyaya geliyor. Varlıklı bir ailenin zeki çocuğu. Eğitim hayatında parlak bir öğrenci olmasının yanında birçok yabancı dil biliyor. Küçük yaşlardan beri Edebiyata merak duyuyor ve edebiyat alanında eğitim görmeye başlıyor. İlk şiirlerini lise yıllarında yazıyor. Bir süre sonra da şiir tercümanlığına soyunuyor. Üniversite yıllarında bir gazetenin kültür sayfaları için yazılar yazmaya başlıyor. Ve yine o yıllarda Dünya’nın birçok ülkesini gezme fırsatı buluyor.

O dönemde yaşayan herkes gibi Stefan Zweig da savaş ortamından bir şekilde etkileniyor ve savaş(Birinci Dünya Savaşı), onun bundan sonraki yaşamına oldukça önemli izler bırakıyor. Başlarda yazdığı gazetede savaşı destekleyen bir yazar olarak görsek de, Galiçya cephesinde yaşananları bizzat görme fırsatı bulduğundan olacak, savaş kavramının anlamsızlığına yoğunlaşıyor. Bu dönemde “Babil Kulesié ve “Zorlama” gibi savaş karşıtı yazılar kaleme alıyor. Üstüne üstlük bir de açık mektup yayınlayarak savaşı aleni bir şekilde kınıyor.

Savaşın ardından Salzburg’a yerleşip, ilk eşi ile evleniyor. Burada hayatının en verimli ve belki de en mutlu yıllarını geçiren Zweig, ülkede Hitler öncülüğündeki Nasyonal Sosyalizm egemen olmaya başladığı sırada Yahudi asıllı bir yazar olmasından ötürü kara listeye alınıyor. Kitapları yakılıyor ve büyük bir baskıya maruz kalıyor. Son olarak 1934’te Gestapo’nun evini basmasının ardından ülkesini terk etmek zorunda kalıyor ve Londra’ya yerleşiyor. İlk eşinden ayrılıyor ve İngiliz vatandaşlığına geçmek için başvuru yapıyor. Burada beraber olduğu Lotte Altmann ile ikinci evliliğini yaptıktan kısa bir süre sonra Hitler ordularının batıya ilerleyişi çifti Önce Amerika’ya, ardından Arjantin, Parahuay ve Brezilya’ya sürüklüyor.

Hayatının son döneminde Hitler düzeninin Avrupa’yı içinde bıraktığı durumdan çok büyük bir üzüntü duyuyor ve 22 Şubat 1942’de Rio de Janerio’da eşi Lotte ile birlikte birer veda mektubu bırakarak intihar ediyor.

 

SATRANÇ

Yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar büyük bir baskı yapamaz.

Yazımın başında belirttiğim gibi yazarın intihar etmeden önce verdiği son eser olan Satranç’ı hangi duygu ve ruh hali ile yazdığını yazarın hayatının son dönemlerini incelediğimizde anlıyoruz. Satranç elinize aldığınızda 75/80 sayfalık incecik bir kitap gibi görünse de özellikle kitabın ikinci bölümünde yazarın intihar etmeden önceki ruh halini, öfkelerini, karamsarlığını görmek mümkün.

Öykümüz New York’tan Buenos Aires’a gidecek bir geminin yola çıkmasıyla başlıyor. Ve aynı zamanda anlatıcı olan ana karakterimiz de bir arkadaşı ile bu gemideler. Karakterimiz amatör bir satranç oyuncusudur ve gemide aynı zamanda o dönemin Dünya Satranç Şampiyonu Czentovic’in seyahat ettiğini beraber seyahat ettiği arkadaşından öğrenir. Czentovic’in hikayesi ve başarıları karakterimizin oldukça ilgisi çeker ve bir şekilde onunla tanışmanın, onunla oynamanın hayalini kurmaya başlar. Fakat tüm çabalarına rağmen değil oyun oynamak, Czentovic’le tanışmayı bile başaramaz.

Karakterimiz bu sırada gemide bulunan sigara içme odasında kendisi gibi amatör bir satranç oyuncusu olan McConnor’la tanışır. Beraber satranç oynarlar. McConnor hırslı, heyecanlı bir insandır. Karakterimiz yine bir oyun esnasında oradan geçmekte olan Czentovic’in oyunlarına şöyle bir göz attığını fark eder. Durumu McConnor’a açıklar. McConnor da Czentovic’i tanımamaktadır. Karakterimiz kendisine bu meşhur satranç şampiyonunu anlatınca heyecanlı yapısıyla dikkat çeken McConnor muhakkak şampiyonla bir oyun oynamak istediğini söyler. Karakterimiz Czentovic’in tavrını ve kişiliğini ona ne kadar anlattıysa da bu isteği gerçekleştirmek için hırsla peşinden gider ve güvertede konuşmaya, bir oyun koparmaya çalışır. Czentovic onun bu ısrarlı haline karşı koyamaz fakat ücreti karşılığında oyun oynayabileceğini söyler. McConnor bu oyunu oynamayı o kadar çok istemektedir ki, parayı düşünmez ve kabul eder. Bu anlaşmanın haberini vermek üzere çocukça bir sevinçle karakterimizin yanına döner.

Kitabın ilk bölümünde, Czentovic’in hayatını ve onu satranç şampiyonu yapan süreci kapsamlı bir şekilde görebiliyoruz. Kendi adıma söylemem gerekirse kitabın bu kısmında verilen ayrıntıları lüzumsuz buldum. Hatta öyle ki bir ara sırf bu gereksiz ayrıntılar yüzünden elimden bırakmak istedim. Czentovic küçük yaşlarda babasını kaybeden ve özel gereksinimleri olan bir çocuktur. Papaz, babasını kaybeden bu çocuğun bakımını üstlenir ve aynı zamanda ona özel eğitim vermeye çalışır. Czentovic sessiz, hiç konuşmayan, hiçbir özelliği bulunmayan, boş boş bakan ve boş boş oturan bir çocuktur. Bir şeyi kesinlikle kendiliğinden yapmaz. Muhakkak birinin direktifini bekler. Papaz da artık ondan umudunu kesmek üzeredir. Papaz akşamları evinde Jandarma Çavuşu arkadaşıyla satranç oynamaktadır. Czentovic ise her oyunda gözünü kırpmadan bu ikiliyi izlemektedir. Oyun oynandığı esnada deyim yerindeyse satranç tahtasına kilitlenir. Bir akşam Papaz’ın bir işi çıkar ve Jandarma Çavuşu ile oynadıkları oyun yarım kalır. Oyunu Czentovic tamamlamak ister ve Jandarma Çavuşunu her oyunda yenmeyi başarır. Çavuş buna çok şaşırır ve onun satrança özel bir yeteneği olduğunu keşfederek onu kente götürüp turnuvalara sokar. Bu süreç Czentovici Dünya Şampiyonasına kadar götürecektir.

….

McConnor, karakterimiz ve diğer satranç oyuncuları sigara içme odasında toplanıp Czentovic’in teşrif etmesini beklerler. Bir süre sonra Czentovic gelir. Her zamanki kibri ve soğukkanlılığıyla dikkat çeker. Hamlesini yapar ve büyük bir kibirle karşı hamleyi beklemek üzere masadan uzaklaşır. İlk oyunu elbette Czentovic kazanır. Rövanş istenir. Yeni oyun başlar. Tam bu esnada McConnor’un yanlış bir hamlede bulunduğunu görüp oyuna müdahale eden bir yabancı görünür. Bu yabancının verdiği taktikler ve anlattığı ustaca satranç formülleri sayesinde McConnor ve arkadaşları beraberliği koparır. Herkes gibi Czentovic de bu duruma çok şaşırır. Çünkü karşısındaki ekipten böyle bir başarı beklememektedir. Bu kez kendisi rövanş ister. Fakat bu kez oyunu yalnızca bu müdahalede bulunan yabancıyla oynamak ister. Çünkü bir önceki oyunun beyninin Dr. B. adındaki bu yabancı olduğunu anlamıştır. Dr. B. bu teklifi duyunca anlamsız bir şekilde tedirgin olur ve senelerdir satranç tahtasına oturmadığını, bunu başaramayacağını söyleyerek oradan hızla uzaklaşır.

Karakterimiz tepkilerine anlam veremediği Dr. B. Yi ikna edebilmek için peşinden güverteye doğru koşar. Amacı onu ikna edip, Dünya Şampiyonu olan Czentovic’i mağlup edebilmektir. Bunu bu yabancıdan başkasının yapamayacağını düşünür ve ne yapıp edip onu oyuna ikna etmek ister. Güvertede Dr. B. Nin yanına gelir ve bu ikili arasında kitabın ana gövdesini oluşturduğunu gördüğümüz yaklaşık 2 saatlik bir sohbet başlar. Dr. B. Karakterimize neden böyle bir tepki verdiğini, hayat hikayesini anlatarak açıklamaya çalışır. Çünkü ona sebepsiz bir şekilde güvenmiştir.

Devam edecek…

 

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2015'den beri...